15 Ağu 2013

#benbuyaznerdeydim?

Köprü

 -Nasıl? Kimse kalmamış mı İstiklal'de? Gitmeyeyim mi yani? Ha siktir e çıktım la ben evden. Hayal kırıklığıyla kapatıyorum telefonu. Tarihe tanıklık etmek yerine her şeyden bihaber bira içmiştim. Rıhtım'da iniyorum minibüsten. Boğa'ya doğru yürüyorum. Elli kadar insan direnişe destek olmak amacıyla toplanmış. Tanıklık edemediğim tarihin bir ucundan tutayım bari deyip, katılıyorum aralarına.Kısa sürede yüzleri, binleri buluyoruz.Sığmıyoruz. Yürüyoruz Cadde'ye.
 Cadde'nin ardından Bostancı'dan gelen grupla beraber yeniden Kadıköy'e yollanırken ''her yer Taksim her yer direniş'' sloganları eşliğinde nihai karar veriliyor. ''Öfkeli kalabalık'' köprü yoluna giriş yaparken, ''emekli ulusalcıları'' yol ayrımında ardımızda bırakıyoruz. Tencere tava sesleri eşliğinde uğurlanıyoruz.
 Komplo teorileri birbiri ardına sıralanıyor Anadolu yakasına giden akrepler birkaç yabancı cisim yiyerek geçerken: Kısıklı'ya Tayyip'i korumaya...Arkamızdan saracak ibneler...Komplo teorileri ile beraber öfkenin dozu da artıyor tabii.Birkaç tabela ile afiş hışımla indiriliyor üst geçitlerden. Yakma girişimlerine de orta yaş duyarlılığı engel oluyor.
 Yürüyüş grubunun çıkardığı doğal liderler biraz dinlenmemiz ve arkada kalan grubu beklememiz gerektiğini söylüyor. Müjdeli haberi duyan insanlar yolun ortasına yavaş yavaş çökerken birkaç çatlak ses çıkıyor: '' Gün, bekleme günü değil'' diyerek ama şişmiş tabanlar tarafından iteleniyorlar.
 Yorgunuz, endişeliyiz. Yalan değil. Duyduklarımız, gördüklerimiz bizi korkutmuştu. Gözü çıkanlar, başından vurulanlar, yaka paça sürüklenenler, sille tokat girişilenler... Lobna Allami'nin, Ahmet Şık'ın kan revan içerisindeki görüntüleri.. Milletvekiline bile sıkan polis... Bunlara rağmen yeni bir cephe açmaya cesaret ettiysek de korku alenen yüzlerimizdeydi. Silemeden yürümeye devam ettik. Sileceğimiz günlere doğru...
 Düşene bir tekme de biz vuruyoruz. Köprü yolunu trafiğe kapatıyoruz. Boğaz trafiğini sabahın beşinde başlatıyoruz. Üzerinden komplo teorileri ürettiğimiz akrepler bu sefer haklı sebebimiz oluyor. Biriken trafik akreplerin geçişine engel olacak-mış.Bu bir cephe idiyse herkesin fedakarlık yapması gerekiyordu sonuçta. Ancak orta yaş duyarlılığı gençlerin peşini bırakmıyordu: ''Ya aciliyeti olan bir mesele varsa?'' Soru can alıcıydı. Trafiği açtık.
Sabahın altısı...
 Camın ardından görmeye alıştığımız, bakmaya doyamadan hızlıca yanından geçtiğimiz boğaz manzarası şimdi gerçek manada ayaklarımın altında. ''Mesele''den birkaç dakikalığına uzaklaşıp aheste aheste yürüyorum. O sırada arabalarından inip bize katılanlar oluyor. Alkışlar, sloganlar yükseliyor. Silkeleniyorum. Kendime geliyorum.
Mesele manzara değil arkadaş! Sen hala anlamadın mı?
 Köprünün bir ayağı mizahla tanışıyor: Cami duvarına işedin Tayyip. Tebessümle izliyoruz yazılamayı. Günışığı ile beraber topluluğa özgüven aşılanmış gibi. Sloganlar daha bir gür sesle atılıyor. Kah yumruk kah zafer işareti yapan iki parmak havada. Kimisi nicelikten ve coşkudan memnun. Kimisi ise gerçekçi bakmaktan yana. Muhabbet ettiğim birisi tercüman oluyor: ''Nicelik iyi, iyi olmasına da nitelikli kalabalık değiliz. Yarısından fazlası çil yavrusu gibi dağılmazsa adam değilim.'' Ama 80 kuşağından beriki durumumuzun farkındayız. Ekliyor: ''Buna da şükür.''
 Köprünün bitiminde mola veriyoruz.Kadıköy'den ikinci bir kortej yola çıkmış. Gücümüze güç, seferimize can katmaya geliyorlarmış. Heyecanlanıyoruz. Yanıma hepimizden heyecanlı bir abi oturuyor. ''Beş yüz kişi daha geliyormuş. Bu kadar insan yıkamaz mıyız barikatı?'' Açlık ve yorgunluk iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlıyor. Dayanışmanın hatırına cevap veriyorum: ''hayırlısı'' Ama abinin heyecanı açlığı da ,yorgunluğu da, polisi de bastıracak cinsten. ''Yıkarız!Yıkarız!Bu millet artık uyandı!''
 Beklenen kortej sonunda geliyor. Ancak TKP flamalarıyla gelen kortej coşku bir yana gece boyunca homojenliğini koruyan kitlenin heterojen yüzünü ortaya çıkarıyor. Kılıçlar çekiliyor bir anlığına.
-Ülkücüyüm lan ben! Komünistin bayrağının arkasında yürümem!
-Yürüme lan zaten!
Orta yaş duyarlılığı imdada yetişiyor. Ortalığı sakinleştiriyor. Flamaları indirmeyi kabul etmeyen TKP ayrı homojen kitle homojen olarak yürümeye devam ediyor.
 Polis barikatına 30-40 metre kadar yaklaşıyoruz. Son bir gayretle simit ve su alabilmek için simitçi tezgahlarına yöneliyorum. Ama aç kalabalığı aşmak polis barikatını aşmaktan daha zor. Midemi dinlemekten vazgeçiyorum. Akabinde polis cevaplıyor düşüncelerimi. İlk öğünü gaz haliyle alıyoruz.
 ''Atacağınız gazı sikeyim! Gaz mı lan bu! Bildiğin kimyasal atıyor yavşaklar!'' Arkadaş haklı. Yemediğimiz şey değildi gaz. Ama bu attıkları...Zehir mübarek. Ama öldürmüyordu şimdilik. Öldürmedikçe de güçlendiriyordu meret. Hınçla sığındığımız bodrumdan fırlıyorum. Barikat kurulmuş kafa tutulmaya başlanmış bile. Ama kalabalık da çeyreği kadar azalmış.
Bundan sonrasında onar dakikalık periyodik aralıklarla polis barikatına yaklaşıyoruz. TOMA ve gaz saldırısı ile geriye dönüyoruz. Kalabalık iyiden iyiye azalmış durumda. Arkada oturan kalabalığa ''gel'' çağrısı yapıyoruz ara sıra. Çoğu kalkmaktan yana değil. Yorulmuş gözüküyorlar. Birkaçı kalkıp geliyor barikata korkuyu içine sindiremeyip. Devam ediyoruz. Gidiyoruz. Geliyoruz.
 Son polis saldırısı diğerlerinden daha organizeydi. Bir süredir polis barikatına gidemiyoruz. Nefes nefese atıyorum kendimi solumuzdaki parkın çimlerine. Birkaç gönüllü (talcid man'in gelişini müjdelercesine) insanlara limon ve süt ile ilk müdahaleyi yapıyorlar. Köprü yolundan gelen çevik ekibiyle beraber saldırının ne kadar organize olduğu anlaşılıyor. İki ekibin arasında kalıyoruz. Durumun farkına varamadan gaza boğuluyoruz. Sükunetimizi korumak imkansız.
Kaçmaya başlıyoruz. Sağa, sola, öteye, uzağa...Polisten uzağa... Ama ilerleyen günlerde yine o günlerden öğreneceğimiz bir şey : Kaçmıyoruz. Koşuyoruz.

Hiç yorum yok: